DOĞAN KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞAN KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KRALİÇE LOANA'NIN GİZEMLİ ALEVİ-UMBERTO ECO

Kitap Künyesi
Adı:Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi
Orijinal Adı: La Misteriosa Fiamma della Regina Loana
Yazarı:Umberto Eco
Çevirmen:Şemsa Gezgin
Yayınevi:Doğan Kitap
Sayfa:434
Giambattista Bodoni 60 yaşına merdiven dayamış bir antika kitap satıcısıdır.Bir gün uyandığında kendini hastanede bulur.Ve geçmişe dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. Yalan olmasın aslında pek çok bilgiyi ezberden çatır çatır söyleyebilmekte ama adını hatırlamamaktadır. Bilgileri hafızasında tuttuğu anlamsal hafızayı değil kendi yaşadıklarını hafızasında tuttuğu otobiyografik hafızayı kaybetmiş olması.Bodoni’nin anlamsal hafızası okuduğu onca kitap sayesinde bilgi yumağına dönüşmüş,anlayacağınız karakter kitap boyunca bize oldukça kapsamlı bir bilgi şöleni sunacak.

Bodoni komadan kalkınca kamadayken etrafını saran bir sisten bahsediyor.Meğersem Bodoni’nin sise aşır bir düşkünlüğü varmış.Okuduğu kitaplardan sisle ilgili alıntıları toplarmış.Sis etrafını ne kadar sararsa sarsın artık uyandığı için karısı Paola ile tekrar tanışıyor.Ailesini tanıyor,hatta isim olarak Yambo’yu kullandığını öğreniyor.
Yambo hayatına devam etmeye ve hafızasını kazanmaya çalışıyor.Lise arkadaşı Gianni ise içine bir kurt düşürüyor. Yanında çalışan Sibilla ile karısını aldattığını düşünüyor. Bu kurt içini kemirirken bazı şeyler hatırlıyor ve içine bir alev düşüyor. Psikolog karısı bu durumu fark ediyor ve onu geçmişini bulabilmesi için çocukluğunu geçirdiği Solara’a gönderiyor.
Yambo Solara’da  2. Dünya Savaş’ı döneminde İtalya’da neler yaşanmış hem bizlere anlatacak hem de kendi çocukluğunun kayıp parçalarını anımsamaya çalışacak.
Ayrıca dergiden romana,romandan çizgi romana kadar pek çok eserin ilk baskısı arasında kaybolup bizi de bunun içine sürükleyecek.
Bütün kitap boyunca Yambo’nun hafızasını kazanıp kazanmayacağını, sisin gizemini ve Yambo’nun hafızasını kaybetmesine neden olan olayı merak edeceğiz.

Gelelim yoruma okuduğum ilk Umberto Eco kitabı ve ben ne yazık ki yanlış bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Keşke yazarın namı alıp yürüyen kitaplarından birini seçseydim çünkü bu kitapla uyuşamadık. Öncelikle  kitabın Yambo’nun hafıza kaybına odaklamasını bekliyordum ki bu en büyük hatam oldu kitap bildiğin 2. Dünya Savaş döneminde İtalya ana temasına döndü. Böyle bir beklentide olmayınca hem dönemin İtalya’sı hem de müzik,edebiyat alanında sunulan tonlarca bilgi (cidden abartmıyorum Jules Verne’nin ilk baskısı yapan yayınevinin adı dahi geçiyordu) beni şaşkınlığa uğrattı. Hayır ne var işte bir sürü şey öğrenebilirsin diyebilirsiniz ama ben kendimi ansiklopedi okuyormuş gibi hissettim. Eğer İtalya'nın o dönemini merak etseydim benim için tadından yenmez bir kitap olurdu ama ne yazık ki böyle bir merakım olmayınca kitap ilerlemedi. Yazarın hakkını yemeyeyim adam yüzyılın emeğini harcayıp öyle bir kitap ortaya çıkarmış ama bence sadece meraklılarını cezbeder.  Ayrıca eklemeden geçmeyeyim kitaptaki görsel eklemeler oldukça kaliteliydi.

Alıntılar...

"Biri,hatıranın, bir karanlık odada yakınsak bir mercek gibi hareket ettiğini söyler:her şeyi bir noktada toplar ve ortaya çıkan görüntü orijinalinden çok daha güzeldir."

"Şey gibiyim...yanan bir odun gibi.Odun yanar ama dokunulmamış bir gövdeykenki halinin bilincinde değildir,öyle olduğunu da bilemez,ne zaman tutuştuğunu da.Tükenir gider, o kadar.Ben de aynen böyle yaşıyorum."

"Biz insanlar üç zamanda,bekleme anı,dikkat anı ve hafıza anında yaşarız ve biri olmadan öbürü olmaz.Geleceğe doğru gidemiyorsun,çünkü geçmişini yitirdin.Ve Julius Sezar'ın neler yaptığını bilmek,ne yapman gerektiğini bilmeni sağlamaz."

"Bir de unutmak için içen ya da uyuşturucu kullanan çılgınlar vardır,ah bir unutabilsem derler. Yalnızca ben biliyorum gerçeği :unutmak korkunç. Hatırlamak için bir uyuşturucu var mıdır?"

"Bir yenilgi yüzünden duyulan kinden başka hiçbir şey insanın kendini feda etmesini sağlayamaz.İşte babalarına ve oğullarına,ölmenin ne kadar güzel olduğu anlatılarak,yaşamak öğretiliyordu."

"Aklım buraya geldikten sonra daha da karışmıştı.Hiç olmazsa önceden hiçbir şey hatırlamıyordum.Şimdi de bir şey hatırlamıyordum ama çok şey öğrenmiştim. Geçmişte ben kimdim? Salgari ve Verne'in dünyasında mı,Kaptan Şeytan'ın dünyasında mı,Resimli Yolculuklar Dergisi'ndeki acımasızlıklarla mı,Rocambole cinayetleriyle mi,Fantoma'nın Esrarengiz Parisi'nde mi yaşıyordum ,yoksa Sherlock Holmes'un sislerinin içinde mi,Perçem Yambo'yla mı,yoksa kırılmaz bardakla mı özdeşleşmiştim?"



BUZ PRENSES-CAMILLA LACKBERG

Kitap Künyesi
Adı:Buz Prenses 
Yazarı:Camilla Lackberg
Yayınevi:Doğan Kitap
Sayfa:399

Biyografi yazarı Erica Falck anne babasının ani ölümden sonra çocukluğunun geçirdiği eve ailesinin geride bıraktıklarını toparlamak için gelir. Fjallbacka kasabasına gelip sessiz sakin ayrıca hiç yalnız kalmayacağı ortama alışması kısacık bir zaman alır. Ama 25 yıl önceki çocukluk arkadaşı Alex Carlgren'ın cesedini küvette bilekeleri kesilmiş halde bulmasıyla yerle bir olur. 


Uzun zaman önce aralarından su sızmasa da Alex'in aniden kabuğuna çekildiği ve ardından ailesiyle birlikte taşındığı anılar Erica'nın aklından geçmeye başlar. Alex'in ebeveynleri Birgit ve Karl-Erik Erica'dan kızlarının anısına bir yazı yazmasını isterler.Erica  bu ricayı kabul eder ve Alex'in eşi Henrik Wijkner ile konuşmaya başlar.Ardından diğer yakınlarıyla. Erica'nın bu konuşmalardan çıkardığı en önemli sonuç Alex'in geçmişinde yaşadığı bir olaydan etrafına kalın bir duvar ördüğü ve öldüğünde evlilik dışı bir ilişkiden 3 aylık hamile olduğuydu.
Erica biyografi için çalışmalara başladığında poliste soruşturmada ilerleme kaydeder. Alex sanıldığının aksine intihar etmemiştir. O öldürülmüştür. Erica olayların içine dalar ve çocukluğundan beri ona abayı yakmış o-lan yakın zamanda eşi Karin'den boşanmış dedektif Patrik Hedström ile yolları kesişir.
Erica biyografi için bulduklarını azar azar da olsa Patrik'e anlatmaya başlar. Patrik ise dava ile ilgili gelişmelerden onu haberdar eder. Hal böyle iken ikilinin arasında kaçınılması imkansız aşk başlar.
Erica'nın aklını  kurcalayan tek şey kız kardeşi Anne'nin otoriter kocası Lucasîn isteği üzerine aile evlerini satmak istemesidir. Erica evden asla vazgeçmek istemezken üstüne Patrik ile yaşadığı ilişki de eklenince bu satış durumu onun kafasını karıştır.Çünkü çok değer verdiği bu ev satılırsa Erica o kasabada kalamayacağına emindir.Bu durum da Patrik ile ilişkisini sallantı da bırakacaktır.
Erica bu sorunların yanında eski arkadaşının katilini bulmak için geçmişteki sırları incelemeye başlar. Patrik ile birlikte birbiriyle alakasız görünen olayları deşmeye başlayınca ulaştıkları sonuçlar onları hem şaşırtacak hem üzecektir.Alex'in bebeğinin babası kimdir?Alex'i etrafına duvar örmeye zorlayan o büyük sır nedir?Ve Alex'i  buz gibi bir ölüme mahkum eden kimdir?

Kitap hakkındaki yorumuma gelirsek özellikle gerilim türü katil kim? sorusuna cevap arayan romanları seven biri olarak bu kitaba da bayıldım.Öncelikle cinayetin geçmişteki sırlar yüzünde mi yoksa şimdilerde yaşanan bir olay yüzünden mi işlendiğine dair sağlam bir denge kurmuş yazar. Bir oraya bir buraya sürükledi durdu bizi. Haliyle bayağı bir merakla okudum romanı.
Betimlemeler konusunda yazarın bayağı başarılı olduğunu belirtmeden geçmeyelim; özellikle Alex'in küvetteki hali ve yer yer kasabanın manzarasını betimleyişini çok güzel buldum.
Özetle yazarın ikinci romanı Vaiz'e parlak bir yeşil ışık yaktıran sağlam duruşlu ,merak uyandıran bir roman oldu.
Alıntılara geçersek...

"Tarif edilemez derecede yalnızdı.Onsuz dünya boş ve soğuktu.bu soğuğu dindirebilmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu.Acı onunla paylaşabildiğinde daha dayanılır hale geliyordu.O gittikten sonra ikisinin de acısını çekmek zorunda kalıyormuş gibi hissediyordu,buna dayanması güçtü.Günler dakikaları,saniyeleri sayarak geçiyordu.Etrafındaki gerçeklik yok olmuştu;elindeki tek şey onun öldüğünün bilinciydi."

"Onun ilgisini çeken şey insanlardı,ilişkileri ve psikolojik motivasyonlarıydı;bir çok cinayet romanının kanlı cinayetler ve tüyler ürpertici olaylar uğruna bunları feda etmek zorunda kaldığını düşünüyordu.Kullandıkları bütün klişelerden nefret ediyordu;özgün bir şeyler yazmak istiyordu.Bir insanın neden en kötü günahı işlediğini -başka bir insanın canını aldığını-anlatmaya teşebbüs eden bir şey."

"Onunlayken zamanın hiçbir anlamı olmuyordu.Yıllar günler veya haftalar akıp gidiyordu;oluşturdukları biçimsiz varlığın içinde tek anlam ifade eden şeyse eline değen eliydi.İhanet o yüzden bu kadar ıstırap vermişti.O zamanı yine anlamlı kılmıştı.Bu yüzden bir daha damarlarından sıcak kan akmayacaktı."




BİR KEDİ,BİR ADAM,BİR ÖLÜM-ZÜLFÜ LİVANELİ

Kitap yorumuna geçmeden evvel üzülerek ve utanarak belirtmek isterim ki bu eser okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabı. O yüzden diğer kitaplarıyla herhangi bir karşılaştırmaya gireşemeyeceğim.Hoş kitaba bayıldığım için hiçbir şeyle karşılaştırma modunda değilim o da ayrı bir konu.

Kitap Künyesi
Adı:Bir Kedi,Bir Adam,Bir Ölüm
Yazarı:Zülfü Livaneli
Yayınevi:Doğan Kitap
Sayfa:203
Satın almak için ve Arka Kapak yazısı için tık tık

Sami Baran  Stockholm'da yaşayan siyasi mültecilerden biridir. Bir gün yüreği sıkıldığında arabasıyla turlarken bir geyiğe çarpmasıyla başlıyor her şey. Önce gördüğü kanlı sahne onu kaçmaya zorla ardından çektiği vicdan azabı dönmeye... Döndüğünde görür ki geyik falan yoktur meydanda. Anlar ki o zaman delirmeye başlamıştır. Soluğu hastanede alır

.
Tam bu sıralarda Sami başlıyor anlatmaya.  Meğersem onun hayatını romanlaştırmak isteyen arkadaşını kırmamış ama onun yanlışlıklarını,eksikliklerini düzeltmek adına onun bölümlerinin ardına bir bölüm de kendi koymuş.
Sami sanıldığının aksine siyasetle ilgilen biri değil.Kendi halinde bir adam. Türkiye'deyken evlilik hazırlığı yaptığı Filiz'i anlatıyor bize. Stockholm'da birlikte yaşadığı siyasi mültecilerden bahsediyor yer yer. Anaç tavırları ile ilgisini çeken  Şilili Clara,hayalperest Adil'den bahsediyor zaman zaman.Sirikit adında soğukkanlı,kendisiyle özdeştirdiği kedisine de satır aralarında değiniyor. Hep gizemli bir durumdan onun hayatını değiştiren olaya değiniyor. Bizi meraktan çıldırtan olaya ama öğrenmek için biraz daha kıvranacağımız olaya...
Psikolojik tedavi için yattığı hastanede onu bir sürpriz beklemektedir. Hastanede kendinden başka bir Türk daha vardır. Ama bu adam yıllardır intikam hayali kurduğu eski bir bakandan başkası değildir. Ve Adil'i arayıp bu haberi verir. Bütün siyasi mülteciler toplanıp zaten kısacık ömrü kalan bir adamı öldürüp öldürmeme kararını verir. Böylelikle Sami koca hastanede tek Türkçe konuşabileceği,ayni dili konuştuğu kişiyi öldürmek için engellerle dolu bir yolculuğa adım atar.
İlk kez Zülfü Livaneli okuyan ben, neden bu kadar geç kaldım diye hayıflanan gene ben. Zülfü Livaneli  kelemi bambaşka gerçekten.Geçmişin ve şimdiki zamanın örülü olduğu bir yapboz düşünün ,parçaları birer yerleştiriyoruz yazar arkadaşın anlattığı bölümlerde sonra Sami yanlış yerleşen parçalara düzeltecek ve geçmiş kısmını dolduracak parçaları anlatıyor. Ve her şey bittiğinde sıla özlemiyle yanıp tutuşan ve ona aynı dili konuştukları için memleketini hatırlatan insandan yıllarca beslediği kinin intikamı almak veya onu affetmek arasında ikilemi yaşayan bir insanın yüreğinize dokunacak muhteşem hikayesi çıkıyor.

Alıntılara geçersek...

"Yanlışa karşı çıkıyorum ama doğruyu gereken güçte savunamıyorum." demişti. "Ben biraz korkağım galiba!"
Karısı onu "Bütün entelektüeller korka olur!" diye teselli etmişti. "Çünkü korku düş gücünden kaynaklanır."

"Bölünmüş bir dünyada,sağduyulu kalmaya çalışan ve herhangi bir takıma girmeyen adama duyulan kuşku,sonunda o insanın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanıyordu."

"Sami,yaşlı adamdan ayrılıp odasına gitmek üzere uzun koridorda yürürken ölüme yakın bir adamdaki geleceği tasarlama gücüyle,geçmişe takılıp kalmış ve hiçbir hayali olmayan kendisi arasındaki derin çelişkiyi düşünmeden edememişti."

"Ondan bu kadar nefret etmememe ve ölmesini dilememe rağmen niye inatla her gün görmeyi,konuşmayı sürdürdüğümü çok düşündüm.Belki de anadil sebep oluyordu bütün bunlara. Anadil öyle bir şeydi ki aynı şeyi başka dilde söylediğinde bütün anlamı,rengi ,kokusu yitip gidiveriyordu.Düşmanımla paylaştığım en önemli şeydi bu.Clara'da bile bulamadığım bir şey.Bir varlık yokluk meselesi."

"Galiba aşk,utanç duygusunun ortadan kalkması demek.İki kişinin birbirine karşı hiçbir şeyden,hiçbir düzeysizlikten utanmaması demek..."


ŞEYTAN YEMİNİ-JEAN CHRISTOPHE GRANGE

Kitap Künyesi
Adı:Şeytan Yemini
Yazarı:Jean-Christophe Grange
Yayınevi:Doğan Kitap
Sayfa:519


Mathieu Durey'in çok yakın arkadaşı Luc Soubeyras'ın  beklenmeyen intiharı ile başlıyor her şey.Mathieu arkadaşının intihar sonrasında komaya girip yaşamla ölüm arasında kaldığını öğrenince intihar sebebini öğrenmek için araştırmalara başlıyor.Biz de bu arada ikilinin geçmişini öğreniyoruz.Aslında rahip olacakken polis olan iki insan...Bunun sebebi Luc'un şeytanla sahada karşılaşmak isteyişi.Luc'un fikirleri Mathieu'da etkileyince o da bu yolu izliyor.Tabi ikilinin sadece meslek hayatlarıyla sınırlı kalmıyor bu anlatım çocukluklarından şimdiye kadar hayatlarında yer eden pek çok şeyi de öğreniyoruz.
Acaba Luc'u karısı ve iki çocuğunu geride bıraktıracak,çok dindar bir katolikken dinini bu kadar yıktırıcak sebep ne olabilir?


Mathieu önce davaları araştırmaya başlar en son ki dava bir kaçakçının öldürülmesidir.Ama  Mathieu  burada bir ipucu yakalar. Luc sık sık Besançon'a gitmektedir.Mathieu olayı deşince orada satanizm ögeleri barındıran bir cinayet işlendiğini öğrenir.Luc ve şeytan tutkusunun onu Besançon'a kadar götürdüğünü anlar.
Mathieu Besançon'a gider. Cinayet satanizm ögeleri barındırmasa da tüyler ürpeticidir orası kesin.Önüne çıkan bütün engellere rağmen Mathieu cinayetle ilgili bilgileri toplamaya başlar.Bu arada öldürülen kadının kızının da seneler önce cinayet kurban gittiğini öğrenir.Mathieu  bu iki cinayetin bağlantılı olduğuna inanmaktadır.
Sylvie Simonis ve kızı Manon'un öldürülüşü Luc'u intihara sürükleyen dava mıydı?İpuçları Mathieu şehir şehir dolaştırır.Ve Mathieu kendini satanist seri cinayetler,şeytana tapanlar,komadan dönen ve şeytanla anlaşma yaptığı iddia edilen kişilerin bulunduğu büyük bir karmaşanın içinde bulur.
Acaba Mathieu Luc'u intihara sürükleyen olayı öğrenebilecek mi?Sylvie-Manon cinayetlerinin bulmacadaki yeri ne? Ve katilleri kim?

Kitaba bayıldım Grange dini ögelerden tıbbi olaylara kadar sınırsız bir bilgi şöleni yaşatmış.Tıbbi olaylar ve tüylerinizi ürpertecek cinayetler hikayeyi güzelce çerçevelemişti, ki malum Grange bu tarz cinayet tasvirleri yapmakta muazzam bir ustalık sergiliyor.Kısacası Grange mükemmellikte sınır tanımamış bizleri de mükemmelliğin ellerini teslim etmişti.

Alıntılara geçersek...

"Bir ameliyat sırasında  meydana gelen ve hayatımı karartan bir kaza yıllardır gözümün önünden hiç gitmiyordu.Ama bu otopsiden sonra kurtçuklar tarafından kemirilen kadının çığlıklarını duyuyorum.Çivi çiviyi sökermiş,tahta ne kadar çürük  olursa olsun fark etmez."

"Ölüm insanlar arasında eşitsizliği kaldırıyor."

"Aşırılık sayesinde karşıtlar bir araya gelir."

"Bir sırrı muhafaza etmenin en iyi yolu sırrın olmamasıdır."

"Kozmik alanda ışığı soğuran kara delikler gibi ruhları yutmak için kapının açılmasını bekleyen negatif bir güç..."

"İlk savaşlar vatan veya özgürlük için yapılır,son savaşlar ise efsane için.."

"Görüntü aynada kusursuz olduğunda aynayı kırmanın zamanı gelmiş demektir."

"Şeytan yoktur bunu biliyorum.Çünkü kırk yıldan beri onunla savaşıyorum."


KAYBEDEN ÖLECEK-PATRICK SENECAL

Kitap Künyesi
Adı:Kaybeden Ölecek
Yazarı:Patrick Senecal
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa:269

Yannick Bérubé bir bisiklet kazası sonrasında taksi çağırmak için en yakınındaki eve gider.Ormes Sokak 5150 numaralı ev. Ve bu evde görmemesi gereken bir şeye şahit olur. Evde zorla tutulan bir,ölmek üzere olan bir adama...


Bu olay onun sonu olması gerekirken evin babası Jacques Beaulieu ona ilginç bir açıklama yapar.
"Sen suçsuzsun bu yüzden seni öldürmeyeceğim ama seni dışarı da salamam" Bu açıklama hangi insan için yeterli olabilir. Ya da hangi insanı çıldırmaya itmez ki. Yannick olayı kavrıyor sonsuza kadar orada yaşayacak hali yok.Üstelik evin büyük kızı Michelle,Yannick'i bir kaşık suda boğacak babasının sürekli bahsettiği adaletten bihaber. Evin annesi Maude ise her şeye susmakla yetinen kocasına itaati prensip edinmiş dindar bir kadın.
Ve evin en küçük kızı Anne ne konuşuyor ne de duyduğuna dair bir işaret veriyor.
Kahramanımız Yannick evden kurtuluşunun tek yolunun kaçmak olduğuna inanıyor. Ve bunun için sürekli planlar kuruyor. Bu arada Jacques karakterinin adalet ve satranç tutkusu üzerine de söylevler dinlemekten geri kalmıyor.
Kitabın çoğunluğu Yannick'in ağzından anlatılıyor. Bu sayede bir tutsağın duygularını derinden yaşıyor. Onunla üzülüyor ,onunla kahroluyor ve dahası onun gibi kapana kısılmış hissediyoruz.
Geri kalan kısmın büyük çoğunluğu Maude'nin gençliğinde tuttuğu günlükten. Ki bu günlük sayesinde. Her şeye sessiz kalan bir insanın içten içe yaşadığı acıları,onu sessiz kalmaya iten şeyleri öğreniyoruz. Ki bu daha büyük acı.İnançları ve sessiz kaldığı şeyler arasındaki çelişki...
Kitabı gerçekten çok beğendim Bütün duyguları yansıtmasının yanında bizlerin de o duyguları hissedebilmesini sağlamış.Her bir sayfayı Yannick karakteri ile omuz omuza çevirmeme neden oldu. Kısacası bir tutsağın psikolojisine inmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.
Ve kitabın 5150 Elm's Way adlı bir filmi olduğunu belirtmek gerek.Şu an arşivimde ve yakın zamanda izlenecek.
Alıntılara geçersek...
"Umut bundan böyle kendime sunmayacağım bir lüks. Çok pahalıya mal oluyor."
"Yazdıkça hayata bağlı kalacağım. Yok olup gitmeyeceğim.Yok olup gitmedikçe umut var demektir."
"Beni vuracak  ve bir hiç uğruna nedenini asla bilmeksizin öleceğim.Bu düşünce ölümün kendisinden çok daha korkunç ve  yürek paralayıcı bundan eminim."
"Bu başarısız kaçış girişiminden sonra hissettiğim tek şey sessiz ve gevşek bir boyun eğiş.Ve bu korkudan da kötü.Korkuda hiç olmazsa homurdan bir motor vardır.Boyun eğiş ise ,boş bir kaporta."

İMKANSIZIN ŞARKISI-HARUKI MURAKAMI

Kitap Künyesi
Adı:İmkansızın Şarkısı
Yazarı:Haruki Murakami 
Yayınevi:Doğan Kitap
Sayfa:349
Kitabı incelemeye başlmadan önce bu yazarın benim için farklı bir anlamı var belirteyim.  Severek takip ettiğim pek çok bloggerin beğendiği, övdüğü hatta hayranı olduğu yazar Haruki Murakami  ve onun bir kitabını bile okumamış ben...
 O kadar övgülerin arasında bir kitabını mutlaka okuma kararı aldım. Seçimim İmkansızı Şarkısı'dan yana oldu.
Bu arada bir İmkansızın Şarkısı'dan daha iyisi iki İmkansızın Şarkısı...
Hem halk kütüphanesinde hem de üniversitemizin kütüphanesinde kitabı bulunca arkadaşımla yaşadığımız sevinç anlatılmaz. Eş zamanlı okuma imkanı bulduk kitabı.
Kitap ana karakter Vatanabe'nin ağzından anlatılıyor. Bir gün uçakta yolculuk yaparken Norwegian Wood ezgisinin çalmasıyla Vatanabe kendini 18 yıl öncesinde buluyor. 1969 yılına ,üniversite hayatının ilk yıllarına,Tokyo'ya  dönüp bize hikayesini anlatmaya başlıyor.Öncelikle  Naoko'ya  değiniyor. Başlangıcı hep onun anıları alıyor. Gezdikleri yerler,konuşmaları ardı ardına Vatanabe'nin gözünün önünde beliriyor. Sanki uzansa dokunabilecekmiş gibi.Naoko ile hikayesine değiniyor.Lise arkadaşı, tek dostu Kizuki'nin sevgilisi Naoko olunca nasıl tanıştıklarını anlıyoruz. Tabi Kizuki'nin 17 yaşında intihar ettiğini öğrenci bir "ahh" çekiyoruz.
Üniversitede ise tekrar Naoko ile karşılıyor Vatanabe ve dostlukları tekrar başlıyor. Ardındansa masum bir aşk...
Tabi ki her şey bu kadar güllük gülistanlık olmuyor. Naoko'nun bizi bile derinden etkiliyecek ve bu ilişkiyi zorlayacak bir rahatsızlığı var. Naoko'nun rahatsızlığı için onun yeni dostu Reiko "Umudu yitirmeden düğüm olmuş ipliklerin tek tek çözülmesi gerek" Acaba çözülebilecek mi bu düğümler...
Vatanabe Naoko ile ilişkisinin yanında yurt yaşımına değiniyor. Oda arkadaşı obsesif  faşo ki eminim sizi güldürecek biri, çapkınlar kralı Nagasava  ve uçuk kaçık ve ilginçlikte sınır tanımayan Midori... Bu karakterler kitaba renk katan, kimisi güldüren kimisi düşündüren  karakterlerdendir.
Kitap Vatanabe'nin Naoko'ya duyduğu aşkın ve onu bekleyişinin, Midori ile kurduğu dostluğun ilerleyişini anlatıyor.Ve biz de bu ilerleyişin nasıl sonuçlanacağının merak ederek sayfaları çeviriyoruz.
 Kitapta dikkatimi çeken ve sevdiğim bir durum var ki yazar bazı şeyleri pat diye yazıvermiş ki bu durumda ben 5 dakika falan şok yaşayıp öyle devam ettim okumaya.
Yazarın betimlemeleri ile benzetmeleri onun neden bu kadar sevildiği hakkında fikir verdi bana. Bende bu şahane betimleme ve benzetmelerden mahrum kalmadığım için çok mutluyum.
Kısacası aşkın, bekleyişin ,umutsuzluğun anlatıldığı kitap tavsiyelerimi taşır.
Alıntılara geçersek...
"Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil parçası olarak vardır."
"Zaten bir kitabın sadece kokusunu duymak ve sayfalarını karıştırmak bile beni mutlu ediyordu"
(Tüm kitap kurtlarına gelsin)
"Yalnızlığı kimse sevmez bilirsin. Ne var ki ben, arkadaş edinmek için çaba harcamam.Çünkü ne olursa olsun hayal kırıklığı gelir arkasından"
"Ölümün gölgesi yaşam alanına pek ağır iner,insan bunun bilincine vardığında artık karanlıkta hiçbir şeyi seçemez olur ve öyle bir durumdasındır ki çevrendekiler seni diriden çok ölü sayarlar"
"Bembeyaz direk , bayrağı olmayınca gecenin karanlığını delen dev bir kemiği andırıyordu"
"Yaşayarak ölümü besliyoruz"
-Söylesene zenginliğin en büyük üstünlüğü nedir biliyor musun?
-Hayır.
-Paran olmadığını söyleyebilmektir.

Dip not: Birbirimizi kaybetmemek adına facebook sayfamı beğenirseniz sevinirim . 

YANLIŞ REHİNE - JOHN T. PARKER


Kitap Künyesi
Adı:Yanlış Rehine 
Yazarı:John T. Parker 
Yayınevi:Doğan Kitap
    Sayfa:209
Fransız olmasına karşın Amerikan tarzı polisiye yazdığı için John T. Parker  takma adını kullanan yazarın Yanlış Rehine kitabını okudum.
Görsel Okuoku sitesinden alıntıdır.
Kitabımız Alabama canavarı olarak nitelendirilen Charles Robertson'un Northill kentine yakın olan cezaevinden kaçmasıyla gelişen olayları anlatıyor.


Bu yüzden FBI Northill  şerifi Wayne'nin bürosunu işgal etmiş. Ve kentin sakinlerinden bir çiftin hayatı da değişmek üzeredir. 37 yıllık evli Rosalie-David Wilson çifti, David'in " Hayatımızda artık hiçbir şey olmuyor" yakınmasının ardından  ilginç bir sürece girer. David karısının en büyük tutkusu olan televizyonu karısının elinden alır.Ve Rosalie kimsenin kalkışamayacağı bir şey yapar. Şerifi arar ve yaşlı kadınları ekonomiyi kurtarmak adına öldüren seri katil Charles Robertson'un kendilerini rehin aldığını söyler.Ve bunun ardından onlarca olay gerçekleşir. Medya,FBI,Wilson çifti,Charles Robertson ve Rosalie'nin yeğeni Duke neler yapıyor,adım adım okuyoruz. Rosalie televizyonda senelerce izledikleri sayesinde kenidine güveni tam olan biri. Tabi olaya senatörlerin bile dahil olduğu düşünülürse bu güven onu nereye götürür bilinmez.
Acaba ortalığı yıkan ama gerçek dahi olmayan bu rehine olayı nelere malolacak ve Rosalie FBI ve medyayı ne kandırabilecek?
Kitapta ince bir zeka ürünü olan o kadar çok şey var ki özellikle  Robertson ve Rosalie zekası ile beni hayrete düşüren 2 karakter oldu. Bunun yanından kitap akıcı,mizahi ağırlığı fazla olan bir eser kısacası tavsiyelerimle...
Alıntılara geçersek;

"İnsan kendi de günahkar olma tehlikesi yaşamadan cehenneme bekçilik edemez."

"Askerlerinde dediği gibi tek suçlu haraketsizlik."

"Her şey çok doğru fazlasıyla kusursuz görünüyor oysa gerçek; başarısızlıklardan ressamların düzültme diye adlandırdıklarından oluşur"

SİSLE GELEN YOLCU- JEAN-CHRISTOPHE GRANGE


Kitap Künyesi
Adı:Sisle Gelen Yolcu
Yazarı:Jean-Christophe Grange
Yayınevi:Doğan Kİtap
    Sayfa:677
Bu kitabı okurken şunu fark ettim Grange okumak resmen bağımlılık yapıyor.Öyle bir şey ki bu kitabı ile önceki okuduğum kitap arasında 4 ay varken Grange romanını bayağı özlemişim. Zaten adamın topu topu 9 tanecik romanı varken  ben de 7 tanesini okumuşken elbette hemen diğer  kitaplara sarılmadım. Bu kadar kısa bir ara vermişken bile daha ilk sayfaları okurken uzun zamandır eksiklik duyduğum bir  şeye kavuşmuş gibi hissettim.Harbiden bağımlısı olmuşum.Neredeyse bana kitabın taslağını verseler yazarı söylemeseler ben daha başlarda Grange yazmış bunu diyebilirim.O kadar yani.Birazcık abarttım mı ne?Neyse uzatmadan kitabın konusunu anlatayım.
Resim İlknokta'dan alınma 

Mathias Freire adlı karizmatik bir psikiyatrisimiz var. Bir gece hafızasını kaybetmiş bir hasta getiriliyor. Hastanın bulunma koşulları ve hiçbir şey hatırlamaması işleri zorlaştırıyor.Üstüne üstlük  hastanın hatırlamaya her şeyin uydurma olduğu olduğunu fark eden Freire ,onun psişik kaçış yapabilmek için bilinçaltında kalanlardan yeniden bir öykü oluşturduğunu fark ediyor.Hastası genel tabirle "bavulsuz yolcu"dur.
Ve güzel  polisimiz olaya dalıyor. Anais  Chatelet... Kendisi bavulsuz yolcunun tek sanık/tanık ve bol bol mitolojik ögeler barındıran,insanı ürperten cinayeti araştıran genç  başkomiser. Psikiyatrist ve polisin yolları kesişiyor.Herkes kendi çabasında.Freire hastasını iyileştirmek, Chatelet cinayeti çözmek istiyor.
Sonra öyle bir an geliyor ki cinayet benim için arka planda kalıyor.Ne, ne oluyor,ama nasıl olur ? moduna giriyorum.Tabi şaşkınlık ve merak içinde başlıyorum sayfaları çevirmeye. Sorular beynimi kemirmesin diye...
Kısa ve öz olarak Grange'ın Leyleklerin Uçuşundan sonra en beğendim kitabı oldu.
Her zamanki gibi siyasi tarihten,yunan mitolojisine kadar sınırsız bir bilgi yumağı da kitapta sayfadan sayfaya atlıyor.
Beğendim alıntılamalara gelirsek , 677 sayfa ve Grange söz konusu olunca alıntılama sayımda fazla oldu.
"Kendi izlerinin peşinden gidiyordu.O hayatını tersten yaşayan bir adamdı."
"Kurt meyvenin içinde değil,kurt meyve ile uyum içinde"
"Bir başkasının deliliğini kabullenmenin hiçbir şey kazandırmayacağını biliyordu.Psikiyatri deliliği asla desteklemeden anlamaktı."
"Evet diye düşündü yeniden çay yapraklarına dalarak burada başkalarının deliliğine saklanmak istemişti.Kendi deliliğini unutabilmek için."
"Psikiyatrist olmak böyle bir şeydi.Batmakta olan bir kayığın suyunu yüksükle boşaltmaktan farksızdı."
"-Petank oynayan aşağıdaki adamlar  adamlardan birine sıra geldiğinde,diğerleri ağaçların ardına gizleniyor.
-Stan bir şizofren petank ile bowlingi karıştırıyor"
ve bir baba kız konuşması:
"-Gerçek Hristiyan yatağında ölmez.
-Anlaşıldı sen nerede ölmek istiyorsun?
-Bağlarımın içinde...Bağlarımın içinde ölmek istiyorum  bir kurşunla.
-Kurşun nereden gelecek?
-Kim bilir senin silahından belki."


KÖTÜ RUH(L’AME DU MAL )-MAXİME CHATTAM

Kitap Künyesi
Adı:Kötü Ruh
Yazarı: Maxime Chattam
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa:430
Sonunda çok övülen hatta Avrupa'nın 2. Grange'ı olarak nitelendirilen yazarın ilk kitabını okudum.
Kitap önce 1980 yılında bir çocuğun kayboluşunu anlatarak başlıyor.Sonra günümüze geçiyor. Ve Juliette Lafayette karakteri ile tanışıyoruz.Kendisi çok güzel ama bir o kadar da asosyal bir karakter. İnternet üzerinden konuşmayı seviyor. Psikoloji okuyor ve Bir de kankası Camelia var.Bir gece Camelia'dan ayrıldıktan sonra kaçırılıyor.


Diğer tarafta ise Joshua Brolin adlı karakterimiz var Kendisi FBI eğitimli bir profilci ama mesleğe erken atılmak için Polis Müdürlüğüne geçmiş. Joshua o sırada Portland Celladı olarak nitelendirilen ve kurbanlarının ellerini hatıra olarak seri katili yakalamaya çalışıyordur. Ve ipuçları onu sıradaki kurbanı Juliette olan Leland Beaumont'a götürür ve Joshua Juliette'yi kurtarmak için Leland' vurur. Şimdi sakın kitabın hepsini anlattım diye  kızmayın bu kadar aksiyon sadece kitabın başında. gerisini siz düşünün. Ama ben biraz daha anlatayım.
Aradan 1 yıl geçiyor. Juliette yeni yeni toparlanmaya başlamış Brolin ise ilk kez birini öldürmenin şokunu üzerinden atmaya çalışıyor. Olayın yıl dönümünde destek almak için Joshua'yı arayan Juliette beklediği desteği alıyor. Ve ikilin arasında bir yakınlaşma başlıyor.

Ve eş zamanlı olarak Portland Celladının imzasını taşıyan bir ceset bulunuyor.Akıllarda soru işaretleri oluşuyor.Sadece polislerce bilinen imzanın akıllara katilin polis olması, Leland'a çok yakın birinin katil olması( 1 yıl önceki araştırmalar bunu imkansız kılsa da) hatta kara büyü düşkünü Leland'ın yeniden dirilmiş olması ihtimalini bile düşündürüyor.
İşlenen tüyler ürpertici cinayetler, Juliette'nin sıradaki kurban olup olmayacağı, Joshua'yı mesleki anlamda zorlayan olaylar bize sürekli gerilimli anlar yaşatıyor.
Kitapta Sherlock Holmes'un meşhur sözü "İmkansızı çıkardığında geriye kalan tek şey gerçeklerdir" sözü geçiyor ve bence kitabın sonu da bun bağlanıyor.
Kitabın artıları yazar kesinlikle çok iyi bir araştırma yapmış.Okurken size bir şeyler katacak bilgiler mevcut.Kitapta çok etkili olmayan karakterlerin bile bakış açısıyla yazılan yerler mevcut.Tek bir kişinin anlatımı yerine bu tarz bir anlatım gerçekten güzel olmuş.
Kitapta en beğendim cümle Profil uzmanlar ile seri katiller arasındaki benzerliği anlatan cümle oldu.

Tüm profil uzmanlarının FBİ ajanı olduklarından kimsenin şüpheye düşmediği, ne var ki
çocukluklarında ufak bir farklılık olsaydı, fotoğraflarının bugün ülkenin en korkunç katillerininkinin yanına,
duvara raptiyelenmiş görüleceği fısıldanırdı sık sık.
Son olarak bizi bu güzel kitapla buluşturan Doğan Kitap'a teşekkürler...