YABANCI FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YABANCI FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LE FABULEUX DESTIN D AMELIE POULAIN (2001)

Amelie Poulain'in(Audrey Tautou)  kendi ayaklarını üstünde durmak için evden ayrılıp,Çift Değirmen Kafesi'nde garsonluk yapmaya başlayana kadarki  hayatının kısacık bir özetiyle başlıyor film.


Annesini küçük yaşta kaybedişi,babasıyla daima mesafeli olan ilişkisi...

Amelie'in çalıştığı kafenin diğer çalışanları,hatta kafenin daimi müşterileri bir hayli ilginç insanlar. 
Hastalık hastası Georgette(Isabelle Nanty),kitapları sürekli reddedilen yazar Hipolito(Artus de Penguern),şifacılık yetenekleri olan Gina(Clotilde Mollet),Gina'ın takıntılı eski sevgilisi Joseph(Dominique Pinon).
Amelie'in hayatı Lady Diana'ın ölüm haberini dinlerken değişiveriyor. Amelie evinin gizli bir bölmesini keşfediyor. O bölmeden 40 yıl kadar önce o dairede yaşayan çocuğun hazine olarak gördüğü ve sakladığı şeyler çıkıyor.
Amelie kısacık bir düşünme süresinin ardından bu kutunun sahibini bulup ona kutuyu iade etme kararı alıyor. Ve başlıyor soruşturmalara en sonunda komşusu Raymond Dufayel(Serge Merlin)  onu yönlendiriyor ve kızımız kutuyu sahibine iade ediyor.

 Aslında zincirleme olaylar silsilesinin ilk halkası böyle tamamlanıyor demek daha doğru.
Acaba Amelie'in bu olaydan sonra aldığı kararlar başına neler getirecek?

Gelelim yorumuma bugüne kadar Amelie filmini çok duydum,her yerde karşıma çıktı. En sonunda izledim ve beğendim ama bence abartıldığı kadar değil. 
Filmin beğendiğim yerleri oldukça fazla başlangıç olarak Audrey Tautou'un çok başarılı oyunculuğu,o mimikler o sempatik tavırlar kalp çalacak cinsten.
Sonrasında filmin ince ayrıntılarla süslenen kurgusu.Cücesinden,komşudan alınan intikamlardan,o fotoğrafların esrarından,Amelie'in kör bir adama etrafı anlatışına kadar her şey o kadar güzel yerleştirilmişti ki...

Pekala madem bu kadar beğendim hatta beğenmediğim bir yer de yok neden abartıldığını düşünüyorum,inanın bende çıkamadım işin içinden.Sadece IMDb puanlaması 8.4 ki bence bu mükemmelliğe rağmen 7.8'den fazlası olmaması lazım.
Son söz abartıldığı kadar olmayan ama başlı başına muhteşem bir film olan Amelie tavsiye edilir.

WISHMASTER 1-2-3-4/TILSIM SERİSİ

Çok uzun yıllar önce bu filmin serisinin 3. filmini izlemiştim film çok güzel olduğundan değil ama nedense aklımda kalmış,yıllar sonra araştırıp 4 filmini izleme kararı almama sebep olmuştu. 
4 film oyunca ortak olan tek şey kendisini uyandıran kişiye 3 dilek diletip  dünyaya kendi ırkını getirmeye çalışan bir cin. 
4 film içinde yorum yapacak olursam diyebileceğim en net cümle hadi bu filmi bunca zırvalığına rağmen üşenmemiş çekmişler,peki sen ne diye izledin? Anlayacağınız ben ettim siz etmeyin yüzlerce şahane film varken bu seriye bulaşmayın,hadi bulaşmak isterseniz filmi ilk filmden sonra devam etmeyin akabindekilerin farklı bir olayı yok.


Genelde başladığım şeyi bitirmek gibi prensibim olduğu için serinin 4 filmini de ilk filmi beğenmeme rağmen izledim. Peki neden beğenmediğim derseniz,öncelikle korku-gerilim sahneleri bazen iğrençken  bazen komik kara komedi mi yapmışlar,yapmayı mı çalışmışlar anlayabilmiş değilim. Cinin görüntüsü ürkütmekten çok güldürüyor ekstradan belirteyim. Sonra her film kendini tekrar ediyor sadece son 5 dakikası farklı bir son yazılmış o kadar. Belki üzerine düşünülse sağlam bir senaryo, birazcık iyi bir çekim tek bir filmde bile oldukça güzel şeyler ortaya çıkarabilirdi. Ama geçen geçen geçmiş,kalan güzel filmler bizim olsun der sizi her bir filmin mini özetiyle baş başa bırakırım.
 Tılsım 1(1997) IMDb:5,7
İlk filmde Cin'in yüzyıllar önce Pers Krallığına dadanmasını ve kralın simyagerinin onu kırmızı bir opale hapsetmesini izleyerek yapıyoruz açılışı. 
Ardından  günümüze geçiyoruz. Opali saklayan Ahura Mazda heykelinin nakliyat sırasında parçalanması yüzünden taş bir işçinin eline geçer ve işçi de fırsatı değerlendirip taşı değerlendirmek için ekspertiz yaptırmaya karar verir. Bu talihsiz kişi de Tammy Lauren'den(Alexandra Amberson) başkası değildir. 
Cini uyandıran kişi olduğu onun yaptığı her şeyi karabasan gibi hisseden Tammy daha ilk dakikadan bu işe çözüm bulmaya adar kendini. Cin ise kendine bir beden bulur onu sık sık Nathaniel Demerest adını alan Andrew Divoff canlandırması ile izleyeceğiz. 
Yan rollerde ise Robert Englund,Tony Crane,Jenny O'Hara eşlik edecekler. 
Acaba Tammy Cin'ii durdurabilecek mi ve bunu nasıl başaracak?

Tılsım 2(1999) IMDb:5,2
Bir sanat müzesini soymaya çalışan iki hırsız yaşanan çatışma sırasında Ahura Mazda heykelini parçalıyorlar ve hırsızlardan Morgana (Holly Fields) kırmızı opali fark edip alınca cini uyandıran talihsiz kişi oluyor.
Morgana'ın sevgilisi ve diğer hırsız olan Eric(Chris Weber) vurulunca Morgana ortağını orada bırakıp kaçmak zorunda kalıyor. O gidince yerini cin (Andrew Divoff) ve suçu üstlenip hapishaneye giriyor ve başlıyor orada insanların bir dileğini yerine getirmeye.
Bu esnada cinin marifetlerini kabus gibi görmeye başlayan Morgana kilisede peder olan eski erkek arkadaşı  Gregory(Paul Johansson)  danışmaya gidiyor.
Greegory ve Morgana cini geldiği yere göndermek için araştırmalara başlıyor.
Bu filmde cinin kendisini uyandıran kişiye 3 dilek diletmeden toplaması gereken ruhların sayısına değinilmişti.(Malum sıradan bir insan cinden bir şey dileyebiliyor ruhu karşılığında,cinde bu dileği yerinme getiriyor ama emin olun o dileği dilediği için insanı pişman ediyor.)  1001 tane ruh toplama...Cinin ruhları toplamak için hapishane ve kumarhaneye gitmesi akıllacaydı. Ve merak ettiğim bir soru vardı cini uyandıran kişinin ölmesi durumunda ne olacağı,bu sorunun cevabını da bu filmde aldık ekleyeyim.

Tılsım 3 (2001) IMDb:3,5
Önceki filmlerin berbatlığına olan tepki  IMDb puanlamasında bu filme gösterilmiş sanki.Diğerlerinden çok iyi değildi ama bu kadar da kötü değildi.Bu filmde cin kampüs yaşamına konuk oluyor. Diana Collins(A.J. Cook) asistanlığını yaptığı Profesör Joel Barash(Jason Connery) tarafından müzede çalışmak üzere görevlendirilir ve kızımız müzede Cini uyandırmayı başarır.
 Cin bu sefer değişiklik yapma kararı almış ve her zamanki bedeninden vazgeçip profesörün bedenine sığınmış ve Diana'a dilek diletmek için kolları sıvamıştır.
Diana'ın sevgilisi Greg(Tobias Mehler) ve kankası Katie(Louisette Geiss) ,ikili Diana'ın psikolojik sorunu olduğunu düşünse de ona gene de destek olur.
Acaba Diana Cini gönderebilmek için nasıl bir yöntem seçecek?

Tılsım 4(2002) IMDb:4,0
Serinin son filminde Lisa Burnley(Tara Spencer-Nairn) ve sevgilisi Sam(Jason Thompson) ile tanışıyoruz. Mutlu mesut geçinen çiftimizin huzuru Sam'ı bir motosiklet kazası sonucunda tekerlikli sandalye kullanmak zorunda kalmasıyla bozuluyor. İkili motosiklet firmasını dava ediyor ve avukatları da Steven Verdel(Michael Trucco) oluyor. Tabi ki bu süreç çok zorlu geçiği için Sam ve Lisa'ın arası bir hayli bozuluyor.
 Steven'de Lisa'a aşık oluyor.
Bir gün Steven Lisa'a bir kutu armağan ediyor ve kırmızı opal bu kutunun içinden çıkıyor.
Cini uyandıran bu sefer Lisa oluyor. Cin ilk iş olarak Steven'e dilek diletip onun bedenini ele geçirmek oluyor.
 Stevan vasıtasıyla Lisa'a laf arasında dilekleri diletmeye başlıyor.
Bu filmin senaryosunu yazan önceki üç filmini izlemek yerine kısa bir özet okumuş galiba çünkü kızımız cinin yaptığı eylemleri üç filmin aksine bu filmde hissetmiyordu.
Yukarıdaki durumdan dolayı cine karşı savunmasız olan Lisa ağzından kaçırdığı dilekler sayesinde dünyayı mahvedecek sanırım...

THE HANGOVER-FELEKTEN BİR GECE(2009)

Bir damadın düğününü kaçırmak üzere olduğunu anlatan kısa bir kesitle başlıyor film. Gelin Tracy(Sasha Barrese) ile darma duman olmuş Phil'in(Bradley Cooper) konuşması işlerin karışık olduğunu anlatmaya yetiyor.Acaba ne oldu da damat meydanda yok demeye kalmadan 2 gün önceye dönüyoruz.
Kayıp damat Doug(Justin Bartha),Tracy'in biraz sorunlu kardeşi Alan(Zach Galifianakis),kural tanımak istemeyen Phil ve hiç kimseden korkmadığı kadar sevgilisi Melissa'dan( Rachael Harris) korkan dişçi Stu(Ed Helms) bekralığa veda partisi için Las Vegas'ın yolunu tutuyorlar.

Vegas'a varınca bir anlaşama yapıyorlar,Vegas'ta olan Vegas'ta kalır zihniyetinde ne halt yersek yiyelim evimize dönünce hatırlamayacağız diyorlar.
 Ve ertesi sabah tahmin edin ne oluyor.Hiçbir şey hatırlamıyorlar. Odalarında bir kaplan,kuytu bir köşede ağlayan bir bebek,Stu'un eksik dişi derken gece bir hayli dağıttıklarını anlıyor ama asıl bomba ertesi gün evlenecek olan Doug'un bulunamamasıyla patlıyor.
Stu,Phil ve Alan otelin altını üstüne getirerek damadı arıyorlar ama hiçbir şey bulamıyorlar.
Ardından ceplerindeki ve bazı başka ipuçlarını değerlendirerek geceyi nasıl geçirdiklerini bulmaya çalışıyorlar.Acaba üçlü kayıp damadı bulabilecek mi?

Gelelim yorumuma Felekten Bir Gece komedi filmi dendi mi öneriler listesinde başı çeken filmlerden,izleyince itiraf edeyim ki bu listelerde yer almasını sağlayacak kadar komik olmadığını düşündüm. Tamam güldüğüm sahneler,espriler oldu ama kahkaha atmaktan yerlere yattığım bir film olmadı.
Film de en sevdiğim şey 4 baş karakterinde rolüne oldukça iyi bürünmesiydi. Alan'ın tuhaf halleri,Phil'in cool tavırları,Stu'nun kılıbıklığı,Doug'un aman tadımız kaçmasın halleri sanki karakterler oynamamış yaşamış,herhalde aktörlerin kendileri filmi çekerken çok eğlenmiş.
Bazı olayların bağlanışı,karakterlerin gizem çözme aşamalarını bazen çok beğendim bazen de ne sıradanlık dedim.(Allah aşkına her Vegas'a giden ilk gördüğü kadınla evlenip,muhtemelen ertesi sabah bu hatırlamamazlık etmek zorunda mı?Sanırım Hollywood'un en sık kullanılan klişesinden biri bu kurgu) Ayrıca bu filmin The Simpsons'ın 10. sezon 10. bölümünden esinlenildiği okumuştum bir yerde (resmi bir açıklama değil belirteyim) direkt o bölümü de izledim ve bariz bir esinlenme olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki The Simpsons'ların oldukça uzun bir geçmişi olduğu için pek çok film,diziye ön ayak oluşturacak esinlenmelere yol  açtığına eminim.
Son olarak IMDb'den 7,8 puan alan yer yer güldüren ,kimi zaman çok kilşe olan,bazen de tasvip etmediğim sahneleri ile Felekten Bir Gece'yi izlemek tamamen sizin zevkinize kalmış.

HENRY'S CRİME-SUÇLU KİM? (2010)

Henry Torne(Keanu Reeves) bir otoyol gişesinde çalışan Debbie (Judy Greer) ile evli bir adamdır. Bir gece mesaisinden sonra sabah eve geldiğinde,kahvaltısı masasında alır soluğu ama bu keyif fazla sürmez. Lise arkadaşı Eddie Vibes(Fisher Stevens) yanında kusan arkadaşı Joe (Danny Hoch) ile adamın kapısına dayanır. Henry maç yapacaklarını ama Joe yüzünden bir kişi eksik kaldıklarını anlatır ve ondan Joe'un yerine geçmesini ister.

Tabi ki bunların hepsi külliyen yalandır. Eddie ve arkadaşları bir banka soyacaktır ve Henry olayı bilmeden kaçış arabasını kullanacak kişi olur. 
Ta ki soygun fark edilip yakalan tek kişi Henry olana kadar. Henry sorguda sesini çıkarmaz ve 3 yıl hapis cezası alır. 
Hapishanedeki hücre arkadaşı ise hapishaneyi evi gibi gören Max Saltzman'dan(James Caan) başkası değildir. 
Gel zaman git zaman  6 ayın sonunda Debbie Henry'i ziyaret edip başkasına aşık olduğunu söyler. Bizim mimiksiz,donuk Henry neredeyse gülümseyecek.
 Sonra 1 yıl geçer ve Henry kurul sayesinde tahliye olur.
Eski karısına gider ve eşyalarını alır bu arada karısının aşık olduğu adaman Joe olduğunu öğrenir. 
Neyse Henry soymadığı bankaya gider ve yolda  Julie Ivanova(Vera Farmiga)  Henry'e çarpar. 
Kazayı ucuz atlatan Henry (gelişen olaylar,hapishanede duyduğu bir ile:Zamanım vardı,ben de o suçu işleyebilirdim.) bir hayal kurar,o bankayı soymak... Hemen Max'ı ziyaret eder ve ondan kurulu ikna edip dışarı çıkmasını ister. 
İlk başta bu işe gönülsüz olan Max kurul günü hapisten çıkmasını sağlayacak şeyleri söyler ve hapisten çıkar. ,
Bankayı soymanın taktiği bankadan tiyatroya uzanan tünelden geçer.İkili tiyatroyu ziyaret edip planlar kurmaya başlar,ayrıca Julie bu tiyatroda sergileyecekleri oyun için prova yapmaktadır.
 Ve Julie ile Henry arasında bir aşk yavaş yavaş kıvılcımlanırken,Max bankayı soymak için yeni numaralar yapmaya başlar. 

Bakalım bu işin sonu nereye varacak?

Gelelim yorumuma film sevdim yalan yok bence farklı bir hikayesi vardı,konuyu tiyatroya getirmeleri,Çehov'un son oyunu Vişne (Kiraz) Bahçesini banka soymaya çalışmakla birleştirmeleri hoş bir detay olmuş. Ama itiraf edeyim bazı kısımlar biraz abartı yalan yok. İlerleyiş biraz farklı da olsa son bizi şaşırmadı bu da eksi hanesini yazılacaklardan. Ama yerli yerinde yapılan,abartıya kaçamayan esprileri tebessüm ettiren cinsten ki bu artı hanesine yazılacaklardan.
Onun dışında başta James Caan'ın oyunculuğu olmak üzere hemen hemen bütün oyuncuları başarılı buldum lakin az filmini izlesem de sevdiğim Keanu Reeves'in filmdeki performansını başarılı bulsam da bu filmde onun yerine biraz daha az popüler birinin oynamasının daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü film tüm şirinliğine,güzelliğine rağmen buram buram kalite kokmuyor ve Reeves adını duymak bile beklentiyi bayağı arttırdığı için hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz oluyor. Hatta IMDb'den 6 puan alan filmin baş rol oyuncusu dediğim gibi değiştirmiş olsalardı 7'ye yakın puan alacağına eminim.
Özetle izlemezseniz olmaz demesem de izlerseniz güzel olur diyebileceğim filmlerden Henry's Crime...


THE GRAND BUDAPEST HOTEL-BÜYÜK BUDAPEŞTE OTELİ(2014)

Filmin başında bir genç kız bir yazarın anıtına gelip onun kitabı olan Büyük Budapeşte Oteli'ni okumaya başlamasını izliyoruz.
Ardından 1985'e dönüyoruz yazar kısa bir açıklamanın ardından Büyük Budapeşte Oteli'ni nasıl yazdığını daha doğrusu ona bu hikayenin nasıl aktarıldığını anlatmaya koyuluyor.
O zamanda 1968  tarihe dönüyoruz.Yazar(Jude Law) sinir hastalığına tutulunca kendini Büyük Budapeşte Oteli'nde buluyor. Fazlasıyla sakin olan görkemli otelde,otelin sahibi Zubrowka'ın en varlık adamı Zero Moustafa Bey(F. Murray Abraham) ile tanışıyor. Adam karşısında yazarı bulunca başlıyor bu oteli nasıl aldığını anlatmaya.

1932 gidiyoruz bu sefer de otelin odacısı M. Gustave(Ralph Fiennes) ile tanışıyoruz.
Ayrıca otele lobi görevlisi olarak giren Zero'un(Tony Revolori) gençliğini de görmeyi ihmal etmiyoruz. M. Gustave işe yeni başlayan Zero'u çırağı olarak alıp onu eğitmeye başlıyor.
 Zamanla Zero otelin en düzenli ve en zengin müşterilerin M. Gustave sayesinde otelde konakladıklarını anlıyor.
 Otelde çalışmaya devam ederken yine o otelin müşterisi olan ve M. Gustave'in aşırı samimi olduğu Madam D.'in (Tilda Swinton) ölüm haberinin gelmesiyle ikili trene atlayıp soluğu Lutz Kalesi'nde alıyorlar ki Madam D.'in zenginliği bizim Zero'un şok geçirmesine sebep oluyor.
Madam D.'in bütün sülalesinin toplandığı miras açıklama merasimi ise fazlasıyla olaylı geçiyor.
Madam D. neredeyse bütün mirasını oğlu Dmitri(Adrien Brody) bırakmış,ayrıca kız kardeşlerine ödenek verilmesini talep etmiş. Ama M. Gustave'i es geçmemiş ona da kıymeti paha biçilemez Elmalı Oğlan tablosunu bırakmış.
Böyle paha biçilemez bir tablonun M. Gustave'e bırakılması ortalığı itiraza boğar  tabi ki. Zero ve M. Gustave yangına körükle gidecek büyük bir şey daha yaparlar.
Ardından otelin yolunu tutarlar ve hayatlarına devam ederler ta ki büyük bir olaylar silsilesi başlaya kadar...




9 dalda Oscar 'a aday olan ve 4 dalda ( En İyi Kostüm Tasarımı, En İyi Makyaj ve Saç, En İyi Yapım Tasarımı ve En İyi Orijinal Şarkı ) Oscar'ı evine götüren The Grand Budapest Otel kesinlikle beğendim,severek izlediğim ve tavsiye edebileceğim bir film oldu.
Film başlarında dili biraz ağır bir kitap okuyormuş hissini kapıldım,bana kitap okumuyormuş hissi veren ilk filmdi The Grand Budapest Otel. Ardından sizi sizden alacak manzara sahneleri...Adeta bir görsel şölen yaşatacak kadar başarılıydı çekimleri.
Bazen tahmin edebilen ortalama bir kurguya rağmen işleniş oldukça başarılıydı,masalsı hava sizi alıp filmin derinliklerinde kaybolmanızı sağlıyordu.
Ayrıca filmde kısacık görme imkanı bulduğumuz bir oyuncu kadrosu vardı ki bahsedilmeden olmaz Adrien Brody,Willem Dafoe,Bill Murray,Edward Norton,Owen Wilson...Bu oyuncular filme tat katarken Ralph Fiennes ve Tony Revolori filmin asıl yükünü alkışı hak edecek kadar başarılı bir şekilde taşıyorlardı.
Kısacası IMDB tarafından 8.1 puan alan filmin içinde kaybolmanız tavsiye edilir.